Showing posts with label Tarih. Show all posts
Showing posts with label Tarih. Show all posts

Wednesday, May 19, 2021

Aşı tarihi

Bugünlerde dünya Covid aşı kampanyaları ile meşgulken, bundan yaklaşık 400 yıl önce atalarımız çiçek hastalığını dünyadan yok etmek için benzer bir yarış ve dayanışma içindelermiş. Arada yüzyıllar olsa da, birçok benzerlik bulduğum bu geçmişi belki benim gibi merak edenleriniz vardır.


İLK AŞI UYGULAMALARI 

Çiçek aşısı uygulamasına ilk olarak 1600'lü yıllarda Çin imparatorluğunda rastlanıyor. Çocukluğunda kendisi de çiçek hastalığı geçirmiş olan imparator K’ang His, iki oğlunu da çiçek hastalarından alınan cerahatin burun deliklerine sokulması yöntemi ile aşılatıp, herkesin aşılanması için de halkına duyuruda bulunmuş.

Burundan uygulanan ilk çiçek aşısı 


Dünyadaki ilk aşı destekçisi yönetici de yine Çin İmparatorluğundan çıkmış;  İmparator K'ang. 

"Hükümranlığıma sunulan aşılama metodu, siz oğullarım, kızlarım, akrabalarım üzerinde başarıyla uygulanıp, mümkün olan en mutlu sonuçla çiçek illetine galip gelmiştir. Başlangıçta, bu aşıyı bir iki kişi üzerinde denettiğimde, bazı yaşlı kadınlar beni savurganlıkla suçlamışlar ve son derece kati bir şekilde aşılamaya karşı çıkmışlardır. Bu başkaldırı karşısında gösterdiğim cesaret milyonlarca kişinin sağlığını ve hayatını kurtarmıştır. Bu benim çok gurur duyduğum, son derece önemli bir meseledir." İmparator Kang



Aşı tarihinde Türk kocakarılarının da önemli bir yeri olduğunu biliyor muydunuz?

Her sonbahar ayı kadınlar evlerde toplanır, çiçek olan hastalardan aldıkları cerehatleri çocukların kol veya bacaklarında açtıkları çiziklere sürerek uygularlardı. Bu kocakarı uygulamasının işe yaradığına şahitlik eden Osmanlı’nın İngiliz büyükelçisinin karısı olan Lady Mary Wortley Montagu yöntemi İngiltere’ye getirdi. İlk başlarda Montagu’yu ve getirdiği kocakarı ilacını ciddiye almasalar da, 1712 yılında çıkan bir salgın esnasında Wales Prenses’i Lady Montagu’ya kulak verir ve iki kızını bu kocakarı yöntemi ile aşılattırır. Çocuklarda olumlu sonuç veren yöntem, yetişkinlerde denenmek üzere 7 idam suçlusuna uygulanır. Birer doz çiçek aşısı verilen idam suçlularına daha sonra tam doz çiçek hastalığı bulaştırılır. Adamlardan hepsinin sapasağlam olduğu görülünce aşı rüştünü ispatlamış sayılır ve yayılmaya başlar. (İdam suçluları da özgürlüklerine kavuşur)



Fakat bu ilk aşının yan etkileri de vardır. Bejamin Frankin'in 1759 yılında bastırdığı broşürde de anlatıldığı üzere, aşının koruyuculuğu yüksek fakat tam değildir. Halkın bir bölümü, bugün olduğu gibi aşıdan korkar ve yaptırmayı red eder. 





Amerikan halkının aşılanmaya karşı olan negatif tutumu Ingiliz ordusunun avantajı olur. İngiliz kumandan, Kanadalı gönüllüleri aşılar ve Amerikan ordularına çiçek bulaştırmaları için gönderir. 10.000 kişilik Amerikan ordusunun yarısı çiçek hastalığı sonucunda hayatını kaybeder ve Kanada Amerika’ya bağlanmaktan kurtulur. Bugün Kanada bağımsız bir devlet olmasını bu uğursuz hastalığa borçludur. Dönemin Amerikan başkanı Adams çiçek hastalığı ile ilgili şöyle demiştir;

"Kanada'da karşılaştığımız talihsizlikler taştan kalpleri dahi eritmeye yeter. Çiçek hastalığı İngiliz, Kanadalı ve Kızılderililerin toplamından 10 kat beterdir.  Quebec'den çekilmemizin sebebi budur."

Kanada’da yaşanan bu olay sonrasında, komutan George Washington çiçek hastalığı geçirmemiş tüm askerlerin zorunlu olarak aşılanmasını emreder. Yavaş yavaş aşı diğer eyaletlerde de zorunlu hale getirilmeye başlar. Hatta aşı olmayanlara 1500dolar para cezası veya 6 ay hapis cezası uygulanması getirilir.

GELİYORUZ EDWARD JENNER'A

Edward Jenner 1976 yılında aşıyı bulan ilk kişi olarak tarihe geçmiştir.

İngiltere’de Gloucestershire’da yaşayan Jenner, kasabasındaki sütçülerin ciltlerinin her daim çok pürüssüz olduğunu ve neredeyse hiçbirinin çiçek hastalığı geçirmediği gözlemleyerek, sebebini araştırmaya başlar. Soruşturmaları sonucunda bir inek hastalığı olan sığır çiçeği hastalığı geçirdiklerin çiçek hastalığı geçirmediklerini öğrenir. Sığır çiçeği hastalığı ile çiçek hastalıkları aynı familyadan gelmektedir. Siğır çiçeği bir cilt hastalığıdır ve çiçek hastalığından daha hafif seyri vardır. Jenner bu bilgiyi gözlemlemeye ve araştırmaya başlar. Uzun bir süre gözlemledikten sonra birgün Sarah Nelmes isimli, sığır çiçeği geçirmekte olan bir hasta kapısını çalar. Artık deney yapma fırsatının ayağına geldiğini düşünen Jenner, Nelmes’in yaralarından cerahat alarak, bahçıvanının 8 yaşındaki oğlu James Phipps’i sığır çiçeği ile aşılar. Birkaç hafta sonra James’i çiçek aşısı yöntemi ile aşılar. James dönemin çiçek aşının yan etkilerini dahi göstermez. Jenner deneyi başka kişiler üzerinde de deneyip, geçerliliğine ikna olur. Yan etkisi olmayan, ölüme sebep vermeyecek bir aşı bulunmuş, çiçek hastalığından kurtulma imkanı doğmuştur.


Jenner’ın bahçıvanın oğlunu aşıladığı önemli anı ölümsüzleştiren tablo



AŞININ YAYGINLAŞTIRILMASI 

Jenner hayatının geri kalanını aşıyı duyuracak yazılar yazarak ve haftada bir bahçesinde yoksulları ücretsiz aşılayarak, dünyayı çiçek hastalığından temizlemeye gayret ederek geçirir. Jenner bir mahalle doktorudur ve çiçek hastalığı aşısının nasıl yapıldığını tüm meslekteşlarına öğretip, dünya çapında kulaktan kulağa, elden ele bu yöntemin uygulanmasını ve çiçek hastalığının ortadan kaldırılmasını amaçlar. İnsanlığa örnek olması gereken bu davranışı ile Napolyonu dahi etkiler. İngiltere ve Fransa’nın savaşmakta olduğu dönemde, Jenner Napolyon’a bir mektup göndererek, savaş tutuklusu olan iki İngiliz dostunun serbest bırakılmasını rica eder. Sevgilisi Josephine’in de desteği ile Napolyon “Bu adam ne isterse istesin, red edilmemelidir” buyurduğu bilinir. Here here!

Wellcome trust arşivinden


1800 yılında Harvard profesoru Waterhouse, Amerikan başkan yardımcısı Thomas Jefferson’un onayı ile aşıyı Amerika’da denemeye başlar. Waterhouse, Jenner gibi cömert biri değildir, kapitalisttir. Aşıyı tekelleştirip, büyük gelir elde etme niyetiyle, aşıyı para ile satmaya ve yöntemi öğrettiği doktorlardan pay almaya başlar. Aşı fiyatları artınca, halk iptidai yöntemlere başvurur ve ilkel yöntemlerle aşıyı çoğaltmaya, uygulmaya çalışırlar. Fakat bilinmeden yapılan bu uygulamalardan 68 kişi hayatını kaybedince durum sarpa sarar. Durumun vehameti karşısında diğer doktorlar da İngiltere’den aşı yöntemini öğrenip, Waterhouse’un tekelini kırmayı başarırlar.

Dünyanın dört bir yanında aşı kampanyaları çoğalır ve yıllar içinde zorunlu hale gelmeye başlar. Zorunlu aşı uygulamasını ilk olarak Napolyonun kız kardeşi, sonrasında da 1853 yılında İngilizler tarafından zorunlu hale getirilir.
Bugün halen bebeklere doğumununun ilk 3 ayında yapılan çiçek aşısı, kolumuzda hayat boyu bıraktığı izle bizlere güvende olduğumuzu hatırlatıyor.

Covid aşısının izi de kalmıyor.

Hadi sıra bize gelse de, biz de olsak.


Sunday, April 21, 2019

Bunda ne var ben de çizerim: Pablo Picasso

Pablo Picasso'nun eserlerine bakıp da "Ne var canim! Bunu ben de çizerim" diyenlerden misiniz?" Alt tarafı yamuk yumuk çizilmiş bir yüz, yarısı boyanmış bir tuval, kenarlara taşmış renkler, perspektiften yoksun renk cümbüşü. Sizi bilmem ama ben defalarca "ben de çizerim" deme gafletinde bulunanlardanım. Yıllar geçip de sanata olan ilgim arttıkça, daha çok sanat müzelerine gitmeye başladım. Kabaca vurulmuş fırça darbelerinin altında yatan anlatımları öğrenmeye başladığımda, sanatçılara olan hayranlığım tavan yaparken, ettiğim patavatsızlıklarla adeta yerin dibine girdim.

Barselona'daki Picasso müzesini, eserlerin tarihine göre sıralamışlar. Böylece kapıdan girer girmez Picasso'nun 13 yaşında yaptığı Bereli Adam tarafından karşılanıyor ve sanki yaratıcısıyla ilgili söylediklerimizi biliyormuş gibi üzgün ve suçlayıcı bir şekilde gözünüzün içine bakıyor. Kafamı belli belirsiz aşağı yukarı sallıyor, kendisinden sessiz bir özür dileyerek kulağımdaki sesli rehberi dinlemeye başlıyorum.

Picasso'nun 13 yaşındayken çizdiği Bereli Adam 
Fotoğraf: Selin Kahraman 


Picasso'nun babası bir ressam ve sanat tarihi profesörü imiş. Picasso 7 yaşında iken oğluna resim eğitimi vermeye başlamış. Ünlü sanatçıların resimlerini taklit ederek ve insan anatomisi çalışarak başlamışlar işe. İlk canlı modelleri ise ailesi olmuş. Bu resimde çizmiş olduğu babasının yüz hatlarını aklınıza kaydedin, birçok Picasso eserinde kendisine farklı rollerde rastlayacaksınız.

Picasso'nun babası
Fotoğraf: Selin Kahraman

Resimlerinde yer alan başka bir aile ferdi de, sert mizaçlı Teyzesi Peppa. Dediğim dedik bu kadını çizerken kullandığı karanlık renkler ve teyzenin yüz ifadesi nasıl biri olabileceğine ilişkin çok net bir fikir vermiyor mu? Bu resim Picasso’nun sanat dünyası tarafindan takdir gören ilk eseriymiş. O zaman 15 yaşında.

Peppa Teyze - 1896 - Yas 15
Fotoğraf: Selin Kahraman 

Babası Picasso’yu, 14 yaşında iken zamanın ünlü resim yarışmalarından birine girmesi icin teşvik etmiş. Hatta kazanması icin dönemin beğenisine uygun dini öğelerin kullanıldığı bir resim çizmesinde ısrarcı olmuş. (helikopter baba :)) Picasso da babasının önerilerine uyarak İlk Komünyon tablosunu çizmiş ve dikkat ederseniz resme babasını da yerleştirmiş. Resim ödül almasa da (iyi mi oldu karıştığın helikopter baba?) sanat uzmanları tarafından büyük beğeni ve alkışla karşılanmış. 

Ilk Komunyon
Fotoğraf: Selin Kahraman 

Ilk odulunu Bilim ve Hayır isimli eseri ile 15 yaşındayken almış. Bu temanın da yine babası tarafından dönemin trendlerine uygun bir şekilde seçildiği düşünülüyor. Zira o sıralar Darwin, Edison, Tesla, Faraday, Doppler, Maxwell gibi dahiler buluşları ile herkesin ilgisini çekiyor ve burjuva sınıfının bilime olan ilgisini arttırıyormuş.

Bilim ve Hayır - 1897

Diğer artistlerin eserlerini yorumlamak Picasso'nun eğitiminin ayrılmaz bir parçası olduğundan  Bilim ve Hayır isimli eserini Enrique Paternina Garcia'nin "Annenin hastane ziyareti" isimli eserinden esinlenerek yapmış. Iki resme baktığınızda bircok benzerlik bulmaniz mümkün. Resimdeki doktor kim dersiniz? Dikkatli bakınca yine Picasso'nun babasını kullandığını göreceksiniz.

Bir süre hasta kadın teması Picasso'yu meşgul etmiş görünüyor. Aşağıda daha az detaylı ve çok daha küçük boyutta çalışılmış aynı döneme ait hasta kadın tablolarını bulabilirsiniz.

Picasso’nun kendine has kübik tarzına geçişi de hasta kadın temasından olmuş. Cinsel hastalıkların tedavi edildiği hastanelere gidip, dışlanmış bu kadınları defalarca eserlerine taşımış. Frengi hastalarina takılan beyaz boneli bu kadın Picasso’nun tarzının degişmeye başladığı mavi döneme ait. Mavi dönem denmesinin nedeni de, bu döneme ait eserlerinde yoğunlukla mavi kullanmış olması olsa gerek.


Boneli kadın - 1901
  
Barcelona çatıları - Mavi bardak


Barcelona’nın mimarisine hayran olan Picasso, şehri de birçok eserine konu etmiş. Benim özellikle ilginç bulduğum ise Barselona Picasso müzesinde sergilenen Columbus Meydanı isimli eseri. Perspektif ile oynamaya başladığı, gerçeklik ile abstraktı birleştirdiği eserlerden biri. Balkon trabzanlarına bakin. Bazıları gerçekci, diğerleri ise fiziki olarak mümkün olamayacak açılarda duruyor. Dışarısı renklerle cıvıl cıvıl iken, içerisi geometrik ve zamansız, detaysız ve soğuk…

Columbus Meydani

Tabi ki her sanatçının olduğu gibi, Picasso’nun da yolu Paris’e düşüyor. Orada dönemin birçok ünlü sanatçısı ile karşılaşıp, farklı tarzlar deniyor. Arkadaşlarının tekniklerini ödünç alıyor. Canlı renkler, hızlı ve kuvvetli fırça darbeleri kullandığı bu resimleri dekoratif amaçlı yapmış oldugu düşünülüyor.


Cüce

Meyveler

Oldukça klasik tarzda olan bu kahvaltı sofrasından, kübik döneme nasıl geçmiş derseniz işte size kübik meyve tabağı :)

Meyve tabagi

Farklı perspektifler ile oynamaya, cisimleri ve kişileri temsili şekiller ile çizmeye başlıyor. Bunu nasıl yaptığını en iyi gösteren eserlerinden biri aşağıda. Valesquez’in Las Meninas isimli tablosunu kopyaladığı kübik çalışmasını aşağıda alt alta ekledim.



Las Meninas, Nedime demek. Kraliçenin yanında evlendirilmeyi bekleyen seçkin kadınlara verilen ad. Ortada beyaz elbisesi ile duran İspanya Prenses’i Margareth Teresa. Margareth’in etrafında duran da seçkin nedimeleri.

Picasso Nedimeler resminin onlarca farklı versiyonunu çiziyor. Aşağıda bazılarını inceleyebilirsiniz. 








Picasso Nedimelerden çok resmin ana karakteri çocuk gelin Margareth Maria’ya kafayı takmışa benziyor. Margareth’in onlarca farklı versiyonunu resmetmiş. Aşağıda inceleyebilirsiniz.




Picasso bilinen en üretken ressamlardan biriydi. 2000e yakın tablo, 1000'in üzerinde heykel, 3000'e yakın seramik, 12.000'e yakın taslak resim çizmiş. Yakın arkadaşı Jaume Sabartes yaşarken Picasso’nun adına bir müze kurmuş. Barcelona’daki Picasso müzesinde Sabartes’in Picasso tarafından resmedilmiş bir portresi bulunuyor. Müzede benim en beğendigim eser de buydu. Sabartes Picasso’ya beni bir centilmen olarak çiz demiş ve gerisini Picasso’nun yorumuna bırakmış. Ben de sizi bu resimle baş başa bırakıyorum.



Wednesday, March 28, 2012

Tarihi çöplerle yok etmek - Böylesi görülmedi

Tarihte ilk defa parasını basan 3 kentten birinin kalıntılarının üzerine ÇÖPLÜK kuruluyormuş. Eski çağ tarihçisi Prof. Dr. Veli Sevin'in konuya ilişkin yazısını aşağıda bulabilirsiniz. 

Prof. Dr. Veli Sevin - 11 Şubat 2012 - Küçük Menderes Gazetesi
Geçen gün 4 Şubat Cumartesi tarihli Küçük Menderes Gazetesi'nde Türkönü Köyü muhtarı sayın Cengiz Şen'in feveranını görünce dayanamayıp eşim Prof. Dr. Necla Arslan Sevin ve iki arkadaşla birlikte Ödemiş belediyesinin yeni "Katı Atık Döküm Alanı'na" gittim. Ödemiş-Kaymakçı yolunun 10. kmsinde Türkönü köyü sınırları içinde, karayolunun 1 km kadar kuzeyinde. Hazırlıklar başlamış, levhası bile dikilmiş yol kenarına. Az ilerideki tepeler ve eteklerinde ise antik bir ören yerinnin kalıntıları yer alıyor. Adı Neikaia...
Neikaia, bir diğer şekliyle Kilbianol-Neikaia yani Yukarı Küçük menderes halkı Kilboslular'ın Neikaiası. Bölgeye adını veren Kilbos, Küçük Menderes'in en büyük kolu olan bugünkü Kadın Deresi'nin antik ismiydi. Bursa yakınındaki bugün İznik adını taşıyan Nikaia'dan ayrılabilmesi için ona Kilboslular'ın Neikaiası adı verilmişti. Çevredeki kayalara oyulmuş oda mezarlarından anlaşılacağı üzere kuruluşu MÖ. VII yy'a Lydia Krallığı dönemine değin uzanıyor. Nereden bakarsanız bakın yaklaşık 2500 yılı aşan bir tarih söz konusu. Roma imparatorluğu döneminde Küçük Menderes havzasının doğu ucunda yaşayan yerli aşiretleri, köy topluluklarını iskan etmek, kent kültürüne geçişlerini sağlamak amacıyla geliştirilmiş ve büyütülmüştü. Bölgemizde kendi adına para basabilmiş üç kentten biri. En eski parası MÖ I. yy tarihlidir. Bazı paralarının arka yüzünde Sağlık Tanrısı Asklepios'un ve çoğu kez de oğlu kabul edilen cüce Telesphoros'un resimleri bulunuyor. Hastalıktan kurtulma, nekaheti simgeleyen bir tanrı. kentin bir tür sağlık merkezi olarak kabul edildiği anlaşılıyor. MS. V. yyda Efes metropolitiğine baülı bir psikoposluk merkeziydi. Neikaia antik kentinin bölgemiz için son derece önem taşıyan bir yerleşim alanı olduğu belli. Henüz belgelemeye yönelik ciddi bir araştırmaya konu olmamış, kesin sınırları da saptanmamış. Duyuyoruz ki şimdi bu tarih hazinesi üzerine bir çöplük kuruluyor ne yazık ki. 
Yer seçimini kimler yaptı bilmiyorum ama bu yöredeki en uygun olmayan yeri seçtikleri de açık. Küçük menderes havzasında çok fazla antik kent kalıntısı yoktur. Olanların üzerine de çoğu kez modern kasabalar kuruludur. Koloe-Kiraz, Palaiapolis- beydağ, Dioshieron-Birgi ve Hypaipa-Günlüce antik kentlerinin acıklı durumları ortada. Arkeolog eli değmemiş ve Ödemiş için gelecek vaad eden en uygun eski eser alanı burasıdır.  İleriki yıllarda arkeolojik yönden rahatlıkla kazılıp açılabilecek bu eşsiz sahayı yitirmeden çok düşünmek gerekir. Ödemiş bindiği dalı kesmemelidir. Konunun ayrıntıları hakkında henüz hiçbir bilgim yok fakat ne olursa olsun antik bir ören yerinin eteklerine kalabalık bir nüfusun çöplerini dempolamak olacak iş değil doğrusu. Anımsayabildiğim kadarıyla Türkiye'de ilklerden biri olacak. Bu çağda tarihini göz göre göre çöplerle yok eden bir zihniyetin varlığını görmek bir ödemişli olarak beni derinden yaralıyor. Bu konudaki gelişmeleri izlemeye devam edeceğim. 

Saturday, January 21, 2012

1 metre ne kadardır?

1 metre = 0.000621371192 mil
1 mil = 1609.344 metre

Bir metrenin ne kadar olduğunu aşağı yukarı biliriz. En azından kendi boyumuzdan, yaklaşık uzunluğu konusunda bir fikrimiz vardır. Fakat neden 1 metre gözünüzde canlanan o uzunluk kadar hiç düşündünüz mü? 

Sebebi Fransız Bilim Akademisinin standart bir birim yaratabilmek için kararlı davranmış olması. 1792 yılında  astronom Jean Baptiste Joseph Delambre ve meslektaşı Pierre Mechain, Kuzey kutbundan, ekvatora kadar olan uzaklığı ölçmek üzere Fransız Bilim Akademisi tarafından görevlendirildi. Delambre Fransanın kuzeyindeki Dunkirk'ten güneydeki Rodez'e kadar, Mechain ise Barcelona'dan Rodez'e kadar ölçüm yapacaktı. Sadece bu kadar bir ölçüm ile meridyenin açısı bulunabilecek ve gerisini kağıt üzerinde hesaplayabileceklerdi.  Ölçüm ancak 7 yılda  sonuçlandırılabildi. 

1 metrenin ne kadar olduğunu göstermesi için platinium ve iridyumdan bir (resimdeki) prototip yapıldı. Bu ilk prototip hesaplamadaki hatadan dolayı 0.2mm daha kısa idi. Yine de uzun bir süre standart olarak kabul edildi. Halen Fransa'da BIPM binasında saklanıyor. 

1960 yılında daha pratik bir hesap olabilmesi amacı ile krypton'un yaydığı dalgaboyuna göre hesaplanmasına karar verildi. Bunun sebebi ise metrenin kolaylıkla hesaplanabilmesiydi. (o zamanlar bakkallar krypton satıyordu sanırım :)

Einstein'in ışık hızının sabit olması fenomeni üzerine yaygınlaşan teoremleri sonrası ise 1983 yılında metrenin bugünkü tanımı sabitlendi;

Metre, ışığın sürtünmesiz ortamda 1/299 792 458 saniye içinde kat ettiği yolun uzunluğu kadardır. 
Malum ışığın hızı saniyede 299 792 458metredir.

Pierre Mechain
Jean Baptiste Joseph Delambre

Thursday, December 8, 2011

Havuç eskiden turuncu değilmiş

17.yy'dan önce havuçlar çoğunlukla mor, beyaz ve kırmızı renkteymiş. Turuncu havuçların yaygın olarak ortaya çıktıkları yer ise Hollanda. Sebebi ise William Orange (Portakal) isimli bir asi lider. Alman Orange hanedanının en büyük oğlu olarak dünyaya gelen William 11 yaşına kadar protestan olarak yetiştirilmiş. Prens kuzeni ölünce, Prens ünvanını alarak yerine geçmesi öngörülünce Habsburg ailesinin himayesi altında katolik eğitimi alarak büyütülmüş. Bu ikili eğitim sonucunda son derece dindar bir kişi olmasına karşın, din özgürlüğünü savunan bir kişi olmuş. Katolik kilisesinin protestanlar üzerindeki zulmü karşısında sessizliğini koruyamamış ve kendisi katolik olmasına karşın, isyankarların elebaşı oluvermiş. 

Özellikle prensi olduğu Hollanda ve Brüksel'de birçok isyancı ile birlikte önemli askeri başarıları olmuş. İsyancılardan oluşan orduları ele geçirdikleri şehirlere girer girmez William Orange'ın armasını temsil eden turuncu bayrağı asar olmuşlar. William zamanında Hollanda'nın bayrağı da turuncu, mavi ve beyaz renklerden oluşuyormuş. Rivayete göre işte bu isyanlar zamanında William'ı desteklemek isteyen çiftçiler kırmızı, mor ve beyaz havuçlardan turuncu havuçlar elde etmişler. En büyük havuç üreticisi devletlerden biri olan Hollanda havuçları turuncuya dönünce, ticaret yolu ile tüm dünyaya yayılmış. 

Katolik kilisesi William'ı öldürene para ödülü vereceğini açıklayınca süikaste kurban gitmiş. Yerine gelen katolik hükümet Hollanda'nın bayrak rengini değiştirmiş, turuncu rengi her yerden kaldırtmış ve hatta bir süre turuncu havuç üretimini dahi yasaklamış. Fakat hiçbir işe yaramamış. Bugün halen protestanların rengi turuncu, katoliklerin rengi ise yeşil olarak biliniyor. 

Hatta İrlanda'da St. Patrick gününde eğer yeşil değil de, turuncu giyersek geleneksel olarak bir çimdik yermişiz.

Thursday, January 6, 2011

Edward Makuka Nkoloso'nun Mars hayali

Edward Makuka Nkoloso süper adam. Kendisi ile bugün Discovery Channel'da tanıştım.
1960'lı yıllarda Zambia'da yaşamış bir öğretmen. Lsaka kentinde Zambia Ulusal Bilim, Uzay araştırmaları ve Felsefe akademisini kurmuş kişi. Hem deli, hem saf ama kesinlikle vizyoner bir zat. Bakın neler hayal etmiş ve yapmış;

- Zambia'nın Amerika ve Rusya'yı  uzay yarışında yeneceğini iddia ederek başlamış.
- Mars'a 1 astronot kadın ve 2 kedi ve bir din adamı göndermeyi planlamış.
- UNESCO'dan 700 milyon pound istemiş ama cevap alamamış.
- Teleskobundan Mars'a bakıp orada yaşayan yerliler olduğunu saptamış
- Mars'a  gitmek üzere hazırlanan din adamına burada yaşayan yerlileri Hristiyanlığa geçirmeye çalışmamasıını söylemiş.
- Yerçekimsiz ortamı simüle etmek amacı ile astronotlarını bir bidonun içine koyup yokuş aşağı bırakıyormuş. Bu şekilde yer çekimsiz ortama daha rahat alışacaklarını düşünüyormuş
- Ayrıca tüm astronotlarını amuda kalkarak yürümeyi öğretmiş. Zira bir insan uzayda sadece bu şekilde yürüyebilirmiş. 
- Aya gidemeyince Amerikalı ve Rusları gizli uzay bilgilerini ve kedisini kaçırmakla suçlamış.
- Daha sonra da kendi astronotlarını seks düşkümlüğü ile ve yeterince çalışmamakla suçlamış.

Tüm bunları bugün biri söylese deli deriz. Ama 1960 yılında deli de olsa birinin böyle bir hayali olması bence çok harika. Acaba yaşıyor mu?
İşte bu uzay programı ile ilgili yapılmış bir röportaj

Edward Nkoloso'nun resimde gördüğünüz yazısını buraya yazıyorum.

I see the Zambia of the future as a space-age Zambia, more advanced than Russia and America. In fact, in my academy of science our thinking is already six or seven years ahead of both powers.
 It is unlucky for Lusaka that I did not have the chance to run for mayor. If I had been elected, the capital city of Zambia would quickly have been another Paris, if not another New-York.
 If I had been mayor, Matero, Kamwala and Chilenge suburbs would quickly have been filled with flats and skyscapers. Old houses would have vanished.
 But never mind, we will have our Paris yet.
 If I had had my way Zambia would have been born with the blast of academy's rocket being launched into space. But the Independence Celebrations Comitee said that would terrify the guests and possibly the whole population. I think they were worried about the dust and noise.
CREW READY
 It is a great pity. All is ready at our secret headquarters in a valley about seven miles from Lusaka. The rocket could have been launched from the Independence Stadium and Zambia would have conquered Mars only a few days after the independence. Yes, that is where we plan to go - Mars.
 We have been studying Mars from our telescopes at our headquarters and are now certain Mars is populated by primitive natives.
 Our rocket crew is ready. Specially trained spacegirl Mata Mwambwa, two cats (also specially trained) and a missionary will be launched in our first rocket.
 But I have warned the missionary he must not force Christianity to the people if they do not want it.
 One other difficulty has been holding us up. UNESCO has not reply to our request for £ 7,000,000 and we need that money for our rocket programme. Then we can lead the world science.
 I feel the Zambian Government should help now if we are to become Controllers of the Seventh Heaven of Interstellar space. The Government must pass strong bills to deal with the Satanic plots of our ennemies.
 I have known for a long time that Russian spies are operating in Zambia. Yes, and American spies are well over the town too. They are all trying to capture Mata and my cats. They want our space secrets.
 These people must be dealt with immediately after the independence if I am to keep my space lead. Detention without trial for all spies is what we need.
 Otherwise I am happy with the Government, but it must encourage youngsters to join the academy.
 At the moment they have knocked down my academy building in Matero. That is not good. I hope they build modern flats in its place to provide more offices for us.
 The capital of the new scientific Zambia must look beautiful. People from afar must not see a slum as the capital of the world's greatest scientific state.
 Zambians are inferior to no men in science technology. My space plans will surely be carried out.